İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yazar ve çizer Behiç Ak ile söyleşi


Yazar ve çizer Behiç Ak ile yeni kitabı Havada Asılı Kalan Top ve çocuk edebiyatı üzerine konuştuk.

Röportaj: Aynur Kolbay Hülya

  • Öncelikle yazın hayatınıza dair bir soru ile başlamak istiyorum. Çok uzun zamandır çocuklar için yazıyor ve çiziyorsunuz. Çocuklar için bir şeyler üretmek, onlara dair çalışmak hayatınızı nasıl etkiliyor?

Aslında beni biraz büyüttüğünü söyleyebilirim. Çocuklara bir şeyler üretmek, okuru daha fazla düşünerek bir şeyler yazıp çizmeyi, yani farklı bir sorumlulukla davranmayı bana öğretti. Tabii ki hayata daha eğlenceli yanlarından bakan, olayların pozitif yanını görmeye çalışan duyularımı da güçlendirdi. Yazarak ve çizerek tek kişilik bir oyunun içine çekildiğimi hissettim. Bu his yıllar içinde beni sakinleştirdi. Çocuklarla hikâyelerimin buluşmasına zamanla tanık olmak ve ortak bakış açıları oluşturduğumu görmek beni çok çok heyecanlandırdı. Doğru yolda olduğumu hissettirdi. O çocukların büyüdüklerinde farklı insanlar olacağını anladım ve kimseye fark ettirmeden çok sevindim. Gelecekle ilgili karamsarlık duvarlarımın yıkılması, günlük yaşam enerjisini bu karamsarlıktan alan yetişkinlerle olan ilişkimi de biraz zedeledi öte yandan.

  • “Havada Asılı Kalan Top” kitabınızda günlük hayatlarımız içinde alıştığımız için görmediğimiz, görmezden geldiğimiz hatta alıştığımız için sevmeye başladığımız şeylere değiniyorsunuz. Bana biraz içinde yaşadığımız büyük şehirleri, sıklıkla karşılaştığımız ve artık alıştığımız için göremez hale geldiğimiz ayrıntıları hatırlattı. Sizin çıkış noktanız neydi kitaba başlarken?

Her zaman olduğu gibi tek bir şey değil. Birbiriyle bağlantılı olduğunu hissettiğim ama bu bağlantıların neler olduğunu asla bir hikâye yazmadan bilemeyeceğim fikirler, duygular, nesneler, doğa olayları, kavramlar, kişilikler…

  • Tüm kitaplarınızda olduğu gibi bu kitapta da hepsinden çok kısaca bahsedilse bile bayağı tanıyor gibi hissettiğimiz hayatın içinden karakterler var. Bu karakterleri yaratırken çevrenizde tanıdığınız insanlardan mı ilham alıyorsunuz, yoksa gerçekten en baştan kafanızdan mı kurguluyorsunuz? 

Baştan kurgulamaya çalışmıyorum. Sadece birkaç duygu var başlarken. Yani sonunda ne ağacı ya da bitkisi çıkacağını bilmediğim bir tohumu düşüncelerimin içine ekmek gibi bir şey benim için hikâye yazmak. Hatta çoğu zaman merakla bir hikâye okumakla, yazmak aynı şey neredeyse. “Sonunda ne olacak acaba?” diye merak ediyorum ben de yazarken. Çoğunlukla çok emin olmadan hikâyenin peşinden sürükleniyorum. Karakterleri de baştan çok belirgin bir şekilde tasarlamamaya çalışıyorum. “Böyle davranan insan neden şimdi böyle davrandı acaba?” diye düşünmek istiyorum çünkü. Yazardan bağımsız kişilikleri olsun istiyorum. Eğer “hep neden öyle davrandıklarını” bilirsem onları tanımaya çalışmazdım. Yazarken onlarla tanışmak istiyorum. Onları merakla tanımak istiyorum. Bırakın okuru, kendi merak duygumu öldüren karakterler tasarlamak istemiyorum.

  • Kitapta yer alan kaymakam karakteri çocukları birey olarak ciddiye alan, öğüt vermek yerine kendisini onlarla eşit tutan bir karakter. Çocuklar anlamaz diye mesaj kaygısı taşıyan ve çocuklara mesaj bombardımanı yapan yazarlar da bir hayli fazla. Bu noktada çocukları ve çocukların edebiyata karşı olan algılarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Çocuk kitaplarında öğüt veya mesaj vermek illa gerekli midir?

Öğüt hiçbir zaman gerekli değildir, ne hikâyede ne de gerçek hayatta, ne de eğitimin herhangi bir anında. Çünkü öğüt dediğimiz şeyler bize başkalarının öğrettiği kalıplardır. O başkaları da başkalarından öğrenmiştir. O başkaları da başkalarından öğrenmiştir. Bu yüzden hiç sorgulanmaya fırsat bulunamamış kalıplardır. Oysa bir ayakkabıcı ustasının tamamen kendi deneyimlerinden çıkardığı bir küçük cümleye çok ihtiyacımız var. Onun söylediklerini uygulamak için değil belki ama onu tanımak için o cümleler önemli. Gerçek hayat bu cümleler üzerine kuruludur aslında.  Bir ressam “Sarı çok önemlidir,” derse, bu lafı önemserim. Çünkü o ressamı tanımam için çok derinden gelen bir fısıltıdır bu. Bir paylaşımdır. Başkasına ben aktardığım zaman hiçbir şey ifade etmez.

  • Dünya hızla değişirken çocukluk ve çocukların alışkanlıkları da hızla değişiyor. Bu kapsamda kitap okuma alışkanlıkları da değişiyor. Hem yeni neslin edebiyata yaklaşımını hem de e-kitaplar, dijital kütüphaneler hakkında neler düşünüyorsunuz?

Aslında dünya o kadar da hızla değişmiyor. Değişmeyen o kadar çok şey var ki. Örneğin, Dünya’nın dönme hızı hep aynı. Biz biraz hızlanıyoruz ama kazandığımız hız bizi ne kadar gerçek anlamda hızlandırıyor, şüpheli. “Tıp hızla gelişti!” diye böbürlenirken aniden küçücük bir virüsle bile baş edemediğini öğreniyoruz. Sahici değişimlerle bizim kafamızda kurduğumuz değişimler arasında epey fark var. Çocukların edindikleri ile böbürlenirken, çocukların çok daha fazla şeyden mahrum bırakıldığı bir dünya ile tanışıyoruz. Örneğin sokağa çıkamıyorlar artık. Şehirde özgürce dolaşamıyorlar. E-kitaplar, dijital kütüphaneler de öyle, hepsi yeni bir takım araçlar… Ama hiçbir şey, farklı bir şeyin yerini alamaz. Önemini zaman zaman azaltabilir, zaman zaman arttırabilir ama o kadar… Kütüphane bir mekândan çok, bir kavram aslında. Dijital ya da mekânsal olması bizim kafamızdaki grameri değiştirmiyor. Biz her şeyi farklı kurguluyoruz beynimizdeki kütüphanede. Sürekli bir değişim var o kütüphanede. Kısacası kimi kitapları çöpe atıp, kimilerini çöpten çıkardığımız, kimi kitapları yeni aldığımız devinim içinde bir kütüphane var beynimizde. 1932’de yazılmış bir romanla yeni karşılaşıp sevdiysek o roman bizim kütüphanemizin en güncel eserini oluşturuyor. Anakronik, duygusal, hatırlamak ve unutmak arasında gidip gelen bir sarkacın enerjisiyle çalışan bir temsili oluşum o. Kitabı nasıl edindiğimizle ilgilenecek pek vakti yok.

  • Sizce çocuklar için yazmanın en güzel ve en zor tarafları neler?

En güzel yanı, sizi çocukluğunuza ışınlaması tabii. En zor yanı ise bunun gerçek olmadığını bilmeniz.

Aynur Kolbay Hülya

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.