İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Alp Gökalp ile Alfabe Bulutu dizisinin çok renkli dünyası üzerine söyleşi


Minik bir bebeğin kulağına değen ilk “eee” olsaydım belki de dünyanın en mutlu “eee”si ben olurdum. Çocuklar kokuları, nesneleri, canlıları tanımadan seslerle tanışır ilkin. Annesinin karnındaki sesler onun dış dünyayla kurduğu ilk bağıdır. Bu bağın zamanla onun evreninde bambaşka dünyaların kapılarını aralayan kelimelerle buluşması, agucuk gugucuk seslerinden “Aaa anne mi dedi?” ye evrilen heyecanlı yolculuğun büyülü malzemesi “dil” dir. Alp Gökalp, bu büyülü malzemeden yarattığı Alfabe Bulutu dizisiyle her yaştan okuru ekolojik denge, değişmek ve dönüşmek, ötekileştirileni anlamak, haklar ve sorumluluklar, zorbalık, kendin olabilme özgürlüğü üzerine düşünmeye davet ediyor. Bu davette okur kendini haritaların, unutulmaya yüz tutan dillerin, başka ülkelerdeki insanların dünyasında bulurken müzik ve siyasetin renkli ve iz bırakan simalarına da rastlıyor. Beş ayrı çizerin resimlediği, Can Çocuk etiketiyle yayımlanan Alfabe Bulutu dizisinin çok renkli dünyası üzerine Alp Gökalp ile konuştuk.

Röportaj: Ayşe Yazar

Beş kitaptan oluşan Alfabe Bulutu serisinin her kitabına “Bundan çook uzun zaman önce insanlar konuştuklarını unutmamak ve konuşamadıklarını paylaşmak için yazmaları gerektiğini keşfettiler.” cümlesiyle başlıyorsunuz. Sınırları olmayan geniş bir dünyanın kapılarını araladığınız bu satırlar ortaya çıkarken siz nasıl bir davet alıp yazmaya başladınız?

Edebiyatın içinden hiç kimsenin bu soruyu “Kendimi bildim bileli yazardım,”dan daha farklı cevaplamaya başlayacağını düşünmüyorum; o yüzden de verebileceğim cevap çok heyecanlı değil. Son anı temizliğinde karşıma Güneş Çocuk Fahri Muhabir kartım çıktı ve düşündüm o günden bugüne kaç defter eskittim diye. Bütün fikirler, ipuçları, kişisel aforizmalar o anda üzerine yazılabilecek materyal ne varsa onun üzerinde kayıtlı bende. Bir ‘cılız fikirler’ defterim var mesela, arada bir onu açıp kıkırdıyorum. Aldığım eğitimler, yazdıklarımı sistematiğe geçirmeme, başkalarıyla paylaşma cesareti göstermeme yardımcı oldu ve oluyor. Ama Alfabe Bulutu kitaplarını ve dahi kitaplarımın hiçbirini “bir anda aklıma gelen şahane bir fikirle koşarak masama oturup” yazmadım. Sosyal medyada karşımıza sürekli çıkıyor: süslü laflar büyük iddialar var; on hafta içinde yazar olabileceğinizin, hatta kitabınızın basılacağının sözlerini veriyorlar -şimdilerde harareti azaldı anladığım kadarıyla. Eskiden çok içerliyordum, benim yüzüm kızarıyordu böyle şeyler gördüğümde -şimdi sadece gülümsüyorum. Herkes bir şekilde para kazanmalı tabii, ama, ah!

İthaf metinleri kitaptan ayrı düşünülse de bunları önemserim, metinle aralarında bağ kurmaya çalışırım. Bunlar içinde en çok dikkatimi çeken Avrupa şehirlerine ithafınız oldu. Okurlar bu ithaflara nasıl yaklaşmalı, şehirler mimari yapıları içermelerinin dışında bireyleri canlı bir varlık gibi etkiler mi?

Beni etkiliyor örneğin. Sözü geçen kitabın başlığı gibi “Hayat Benim Bildiğim Kadar Mı?” diye soruyorum her seferinde yola çıkmadan. İçtiğim kahveyi, yüzdüğüm denizi, gezdiğim müzeyi değil de kullandığım metronun mazgallardan gelen kokusunu, bakkallardaki fiyat etiketlerinin nasıl yazıldığını (elle mi dijital mi?), şehirde yaşayan haşere olarak değerlendirilen fare, böcek gibi insanlardan ayrıştırılmış yaşam türlerine karşı yaklaşımın ne kadar insancıl olduğunu, yayalar için yanan yeşil ışığın yaşayanlar/turistler üzerindekini etkinliğini karşılaştırıyorum öncekilerle. Bilmediğim dillerin bilmediğim aksanlarının, o aksanı kullanmayanlara ne hissettirdiğini, yere düşürülen bozuk paranın almaya değer mi olacağını -alındığında diğerleri tarafından nasıl karşılanacağını-, yola önceki gece açılan çukurun, gereksiz çalınan kornanın, kaçmaya imkânın olmadığı kuyrukların insanları ne kadar sinirlendirdiğini tahlil etmeye çalışıyorum -ve evet bütün bunların çerçevesinde her şehri barındırdıklarının enerjisiyle katmanları yoğrulan organizmalar olarak görüyorum. Daha önce on yıl yurtdışında yaşadım, şimdi yine bambaşka bir ülkede içinde sesimi bulmaya çalışıyorum. Kitabın okuyucularının da, kitabın elementleri doğrultusunda verilenle, önlerine çıkanla yetinmeyip başka kültürleri keşfetmek için heves geliştirebilmelerini istedim.

Kitaplarınızın isimleri hep soru cümlesi şeklinde. Bu şekildeki kitap adları çok cazip gelmiştir hep. Neden soru cümlesi şeklinde isimler seçtiniz?

Benim için bu işin en sancılı kısımlarından biri isim bulmak. Gazetecilik yaptığım zamanlarda da teslim ettiğim yazılara birkaç alternatif başlık iliştirip, editörleri darlardım hatırlıyorum da. Bir bütünlüğü; koca bir metni en kıvrak, en zekice, en sempatik diye tanımlanabilecek bir-iki kelimeye sığdırma çabası beni hep zorladı. Gezide, Kiev’deydim. Bir yandan haritadan bir yer bulmaya çalışıyordum. Diğer elimde de defter, aklıma gelenleri sıralıyordum. Bir anda çabamın çözüme ulaşma yerine bir araştırmaya dönüştüğünü, karakterlerimi duruşlarına göre sorgu altına aldığımı fark ettim. “Neden bu kitaptasın sen?”, “Neyin peşindesin?”, “Niye seni özellikle seçip buraya yerleştirdim?” gibi. Sonra bu soru sorma fikri çok oyuncaklı geldi ve bütün başlıkları böyle belirlemeye karar verdim.

Heidegger “Dil, varlığın evidir.” diyor. Çocukların dünyasında dilin inşasına eşlik eden kitaplarınızla siz de bir çeşit yuva tasarlamış oluyorsunuz. Dil ile ilgili mevzularda çocuklarda yaratmak istediğiniz etki hakkında neler söylersiniz?

Dosyalarımı teslim ettiğimde, içlerine editörlerimin gözlerini devirmelerine yol açacak küçük bombacıklar bırakırım. Yani bir çocuk kitabında geçmesi asla düşünülemeyecek kelimeler, kullanımlar… Çalıştığım editörler aynı zamanda yakın arkadaşlarım olduğu için onların sempatilerine sığınarak söylüyorum; çok geçmeden gözleri kanayarak bana alternatiflerle geri dönerler. Hiçbir yalvarış yakarış da o kelimeleri kitaba geri sokamaz. Alfabe Bulutu özelinde değil, genelde bir çocuk kitabının, okuyan çocuğun hayatında henüz var olmayan bir şeyi kaşımasının taraftarıyım. Ama tabii, genel geçer kurallar söz konusu olduğunda deneyselliği bir tarafa bırakmanız gerekiyor. Bu noktada da kullandığım dil, sözcük çeşitlemesini arkama aldığımda, çocuklarda başka herhangi bir kitabımı okuduklarında aynı duyguları yaratıyorsa ne mutlu bana. Bence bir yazar, kendine atfettiği üslubun okuyucuları tarafından da ayırt edildiğini hissedebiliyorsa, diğer kazanımları gönül rahatlığıyla teferruat olarak değerlendirme olgunluğuna ulaşmış demektir.

Soyut unsurların eksikliğinin somut dünyada karşılık bulduğu bir anlatım tarzı ile seslenmişsiniz okurlarınıza. Sembollerin insan, hayvan, bitki gibi canlılardan seçilmiş olmasıyla kusursuz bir birlikteliği işaret ediyorsunuz. Bu yönüyle kitaplarınızla oluşturduğunuz Alfabe Bulutu serisi hem ütopya hem de distopya açılarından anlam buluyor. Farklı ülkeler ve milletlerin alfabe ve dillerine dair meraklar ve farkındalıkların hareketlendirildiği bu dünyada çocuklar kendilerini nasıl konumlandıracaklardır?

Başarılı bulduğum sitcom’larda, çizgi filmlerde ortak olarak değerlendirebileceğim bir payda var: Bölümün asıl konusu dışında yan konular da destekleyici olarak kullanılıyor. Böylece es kaza asıl konu istenilen etkiyi yaratamazsa, izleyiciyi bu yan anlatılarla yakalayabilme ihtimalleri oluyor. Ben de kitaplarımda, en sonunda çözüme ulaşacak, kısa soluklu yan hikâyelere yer vermeye özen gösteriyorum. Alfabe Bulutu’ndaki yan hikâye, aslında, metnin kendi deviniminin yanı sıra karakterlerin ‘insan görünümünde harfler’ olması. Okuyucu asıl konuya odaklandığından, kitap ilerledikçe bu detayı geri plana atıyor. Çocukların da kendilerini rahatça bu dünyaya adapte edebileceklerini, ancak sona geldiklerinde ya da kitap bir müfredat materyaline dönüştüğünde buranın aslında yazar tarafından yaratılan bir ‘paralel evren’ olduğunu ayrıştıracaklarını düşünüyorum -ki o noktada bu, onlar için, kitapla etkileşim kurmaları için çok da endişe verici bir detay olmayacaktır.

”Ya Başkası Olsaydım”  ve “Hayat Benim Bildiğim Kadar mı?” kitaplarınızda sorumluluk ve zorunlulukların hayatımızdaki yerinden varoluşsal sancıların sorgulandığı detaylara değin geniş bir yelpazede açımlanan bir diziyi okuduk. Bu iki kitapta merkezdeki karakterlerin yetişkinlerden seçilmiş olması ilginç ve çok isabetli geldi bana. Çalışanlara verilen ödevler bir okul ödevi olsa aynı etkiyi yaratmazdı. Özellikle bu iki kitapta neden yetişkin karakterler üzerinden anlattınız hikâyeyi? Metinlerinizi şekillendirirken kaçındığınız unsurlar oldu mu?

Doğrusu bu bir riskti ve yazmaya devam ettikçe bunun tekrar göze almaya emin olmadığım bir risk olduğunu gözlemledim. (Kendi adıma) kesin bilgi: küçük yaş okuyucular kitaplardaki yetişkin karakterlerle kendilerini özdeşleştiremiyorlar -tabii bu karakterin özel bir gücü yoksa. Çocuksu bir yetişkin bile onların kodlandırabileceği bir karakter olamıyor çoğu zaman. Bu bir yeti değil, yanlış anlaşılmasın, isteksizlik, lüzum duymama hâli daha çok. Bu iki kitabı benim başka türlü çıkarma imkânım yoktu; bir yetişkinin hikâyesini, bu kitaplara özel konuşuyorum, bir çocuğun anlatısında sunmaya çalışmak sakil kaçacaktı. Ama bu tercih, kitapların hedef kitlesine ulaşım sürecinde bir sekte yarattı kanımca. Yine de anlatıyı, karakterlerden bağımsız takip eden belleklerin geri dönüşleri, diğer bütün kitaplarıma yapılan yorumlara nazarla bir tık daha mutlu etti beni. Kitap karakterlerinizi oluştururken kendi karakterinizi baştan aşağı tarıyorsunuz ve hoşunuza gidenleri toparlayıp yarattığınız karaktere küçük küçük yediriyorsunuz. Yalan yok: bu kitaplardaki yetişkinler, diğer kitaplarıma nazaran daha çok temsil ediyor beni.

Bir yanda fantastik bir dünya kurarken bir yandan Joni Mitchell, Mahatma Gandhi, Nelson Mandela, John Lennon  gibi iz bırakan isimlerin sözleri ve fotoğraflarıyla gerçek dünya ile zarif bir bağ kurulmuş. Bu bağ üzerine neler söylersiniz?

Konu harfler, kelimeler üzerine olunca kelimelerin en şıklarını seçip kitlelerce tekrar edilecek, düstur edinilecek sözlere dönüştürenleri göz ardı etmek çok büyük bir ayıp olmaz mıydı? Kullandıklarım, benim her zaman geri döndüğüm sözleri değil ,doğrusu, geçtikleri kitabın düşünsel akışını desteklemesi için seçildiler. Ama tıpkı bu adını geçirdiğiniz isimler gibi, kitaplarda referans verdiğim kültürel elementler de kendi hayatımdan ‘yürüttüğüm’ teferruatlar aslında.

Kitaplarınızı okuyunca çocuğun içinde yaşadığı dünyada birey, dünyayı oluşturan bütünde  anlamlı bir parça olduğunu gösteriyorsunuz. Noktalarım Olmadan Ne Yapacağım? kitabınızda Virgül Neredesin? kitabınızdaki bir karakterinizin küçücük bir selamı var mesela. Etnik gruplara yönelik yaptığınız çalışmalardaki deneyimlerinizden, çocuk algısı ve çocuk edebiyatına dair neleri taşıdınız kitaplarınıza?

CÖ: Coronadan Önce gelseydi bu soru aslında, cevabım bambaşka olurdu ama şu günlerde kulağıma, gözüme çalınan işlerde -gizli bir heyecanla- ötekinin masaya yatırılmaya başlandığını seçiyorum. Olay diziminin kalburüstü yaşamlar süren beyaz insanların limitli kırılganlıklarını konu edinen kitaplar biraz daha geri plana düşüyor bugünlerde. Eski tabiriyle ‘çatlak sesler’ yükseliyor çocuk kitaplarının içinden. Bunun, normal (ve bir hayli geç kalmış) bir devinim olmasına rağmen, ülkemizde, bütün dünyanın aynı anda düştüğü bir çıkmazda, gözünün berisindeki ‘diğeri’nin farkına varmasıyla ortaya çıktığına inanmak istiyorum. Alfabe Bulutu için hazırladığım çizim notları dosyasında, yan karakterleri tanımlarken, zihnime, zamanında kendi yaşadığım bir şaşkınlığı geri çağırmıştım. Yıllarca önce Londra’da eğitim danışmanlığı yaptığım zamanlarda bana teslim edilen odada daha önce hiç görmediğim, varlığından da başka şekilde haberdar olamayacağım eğitim materyalleriyle tanışmıştım. En ilgimi çeken de boyalar bölümünde düzinelerce alınmış “insanların cilt renkleri” boya setleriydi. Antropolojiye dair bir konuyu sanatla birleştirme düşüncesi, ırk tanımlamalarını göze sokulmayan bir detayla vermeleri beni hayran bırakmıştı. Bu hayranlığı, bir gün geri yansıtabilmek üzere beynimin bir köşesinde diri tuttum hep.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.