İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Şener Şükrü Yiğitler: Ben gerçekçi bir hayalperestlikten yanayım

Ödüllü çocuk kitapları yazarı Şener Şükrü Yiğitler ile son kitabı Çok Uzak Bir Deniz ve çocuk edebiyatının dinamikleri üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik…

Şener Şükrü Yiğitler bir ödüllü çocuk kitapları yazarı. Kulağa çok havalı geliyor olsa da o, “Bu ödül konusuna çok takılmıyorum; okurlarımız da takılmasınlar lütfen!” diyor. Onunla kitapları ve edebiyat üzerine konuştukça bir de bu pencereden bakıyorum. Söyleşimizin merkezinde elbette Şener Bey’in son kitabı Çok Uzak Bir Deniz var. En çok ondan konuşuyoruz. Bir çocuk kitabının insana yeni ufuklar açması ne güzel şey…

Keyifli okumalar…

KİŞİNİN KENDİ SESİNİ BULMASI ÇOK ZOR VE ZAMAN ALAN BİR YOLCULUK

– Şener Bey merhaba! Önce sizi tanıyarak başlayalım mı? Bizimle yazarlık yolculuğunuzu paylaşır mısınız?

Pek çok yazar gibi, okuyarak ve okuduklarımla çarpışarak yazmaya başladım. “Bunu ben de yaparım”, “Ben daha iyisini yaparım” diyen sesi duymaya başladığınızda içinize o şeytan girmiş demektir. Sanırım ben o sesi ilk kez orta okul yıllarımda Aziz Nesin’in öykülerini okuduğumda duydum. Babamın okuldan iş için getirdiği daktiloda yazıp bir daha izine rastlamadığım ilk öyküm alegorik bir şeydi. Bunu okuttuğum biri “Bugünlerde Aziz Nesin mi okuyorsun?” diye sormuştu. Lise yıllarımda kimi okuduysam onun gibi yazmaya devam ettim. Bir tür edebi “Zelig” vakası! Kişinin kendi sesini bulması çok zor ve zaman alan bir yolculuk. Çok Uzak Bir Deniz üçüncü kitabım, ancak bu sesi henüz bulabildim mi ben de bilmiyorum…  

– Çocuk edebiyatımızın ödüllü bir yazarısınız, ödüller hakkında düşünceniz nedir?

Bu ödül konusuna çok takılmıyorum; okurlarımız da takılmasınlar lütfen. Ödüllü onlarca kötü kitap sayabilirim. Pek çok başucu kitabım ve favori yazarlarım ise hiçbir ödüle layık görülmemiştir. Falanca kurumun falanca tarihte verdiği ödülün birincisinin adını bir daha duymazken, bakıyorsunuz geriden gelenler sonradan büyük işlere imza atmışlar. Bir ödül, adlarını gizli tuttuğu adaylarını yarıştırmayan, objektif jüri üyelerinin yer aldığı prestijli bir kurum tarafından yazarın bütün eserlerine, edebi birikimine veriliyorsa her sanatçı için istenirdir, değerlidir diye düşünüyorum. Diğerleri hakkında yorum yapamayacağım.

– Size yüklediği sorumluluklar olduğunu hissediyor musunuz?

Ödüller sanatçılar için paradoksal bir durum; bir tür aşk-nefret ilişkisi. Örneğin, Leyla Erbil’in kitaplarının başında “Bu kitap hiçbir ‘ödül’e katılmamıştır” ibaresi vardır. Sonuna kadar haklı bir tepki! Erbil bu kararı neden aldı? Cevabı ortada. Türkiye’nin en büyük yazarlarından birinin bu kararında edebiyatımızın en karanlık, en içinden çıkılmaz ilişkilerinin etkisi olduğu açık. Bu nedenle, edebiyatseverlerin ödüllü yazar/kitap etiketlerine takılmamalarını her şeyden önce bir okur olarak tavsiye ediyorum.

ÇOCUK EDEBİYATI, TEK BAŞINA, O ÜLKEDEKİ KÜLTÜR DÜZEYİNİ VE EDEBİYAT KALİTESİNİ GÖSTERİR

– Çocuk kitaplarını size sevdiren şey neydi? Sizin çocuk kitapları yazmanızın sebebi nedir?

Bu soruyu kendi çocukluğumdan yola çıkarak cevaplayabilirim. Türkiye ortalamasına göre epeyce zengin bir kitaplığa sahip bir memur ailede büyüdüm. Bu vasati zenginliğe rağmen çocuk kitapları bakımından son derece fakirdi vitrin takımının raflarını dolduran kitaplığımız. Okul kitaplığından aldığım Cin Ali, Ökkeş, Bacaksız serileri ve diğer kitaplar ihtiyacı karşılamaktan uzaktı. Yetişkin kitaplarına geçişim bu yüzden çok hızlı oldu. “Üç Kemaller” sanırım bir dönemin bütün kitaplıklarında vardı. Ben de oradan başladım. İnanır mısınız, kapağındaki çizgi film tarzı kedilere aldanıp Tarık Buğra’nın o harika romanı İbiş’in Rüyası’nı da ilkokul yıllarımda okudum. Şimdi, sorunuza dönelim…

– Dönelim

Ben bu çocuk kitabı eksikliğini kendi edebi zevkimin oluşumu bakımından bir şans olarak gördüğümü söylemek istiyorum. O yıllarda bir furya hâlini alan Kemalettin Tuğcu kitapları ve benzerlerinden “mahrum” kalmış olmam benim için büyük fırsattı. Bir nesle okuma zevki kazandırmış olmakla birlikte, götürdükleri getirdiklerinden daha fazladır bu kitapların. 2000 sonrası özen gösterilen edebi nitelik, çocuğa uygunluk, politik (de olsa) doğruculuk gibi ölçütlerin hemen hiçbiri yoktur bu kitaplarda. Evet, modern edebiyatımız tarihi bakımından diğer edebiyatların oldukça gerisinden başlıyor. Ancak başta öykü olmak üzere romanda ve diğer türlerde iyi bir mesafe aldığımız söylenebilse de çocuk edebiyatı için aynısını iddia etmek zor. Bugün son derece başarılı çocuk kitabı yazarlarımız varsa da, Astrid Lindgren, E. B. White, Antoine de Saint-Exupery, Roald Dahl, Michael Ende’yi o ülkelerin çocuk edebiyatçıları olarak doğuran edebiyat birikiminden uzağız. Lewis Carrol, Selma Lagerlöf, Mark Twain, J. M. Barrie, L. F. Baum gibi 20. yy. öncesinde veya başında türün başyapıtlarını yaratmış isimlere gitmiyorum bile! Bugün başta sosyal refah, eğitim kalitesi ve demokrasi açısından dünya sıralamalarının en üstünde yer alan ülkelerin çocuk edebiyatını ciddiyetle ele alan, ilköğretim müfredatının bir parçası haline getirmiş ülkeler olmaları tesadüfle açıklanamaz. İyi çocuk edebiyatı, kaliteli eğitim, sağlıklı iletişim, toplumsal huzur gibi pratik faydalardan da önce estetik duygusu ve empati yeteneği gelişmiş bireylerden oluşan bir toplum için gereklidir. Daha fazla uzatmadan, şunu söylemek istiyorum: Çocuk edebiyatı, tek başına, o ülkedeki kültür düzeyini ve edebiyat kalitesini gösterir.

– Çok Uzak Bir Deniz son kitabınız. Haliç’ten Tatvan’a uzanan gerçek bir hikâyeyi anlatıyorsunuz. Bu kitabın çıkış noktası neydi?

Bu soru soruldukça ben de usanmadan cevaplayacağım. Elimden bu soruyu cevaplamaktan fazlası gelmiyor çünkü. Haliç Tersanesi’nde tamamlandıkları günden Van Gölü’ne yollandıkları tarihe kadar Defterdar, Sütlüce, Kâğıthane ve Asmalı adlı motorbotlar Haliç Hattı’nda çalışıyorlar. 2005’te karayolundan taşınıyorlar; burada taşımacılık ve turizm faaliyetlerinde kullanılmak üzere. Vapurlardan Kâğıthane ve Asmalı Van’a gönderiliyor. Tatvan’da kalan Defterdar ve Sütlüce limana bağlı bekletiliyorlar. 2007’de Sütlüce batıyor. 2017’de limana bambaşka bir niyetle girip de Defterdar’ı, ardından sular altında Sütlüce’yi, Haliç’ten bildiğim bu eski dostları görünce fazlasıyla duygulandığımı hatırlıyorum. Kitabı tamamladığım 2018 Ocak ayında Defterdar’ı görmeye gittiğimde onun da suların altında gömüldüğünü görüp bir daha limana uğramıyorum. Bugün de sabah yürüyüşlerimde limana kadar yürüyüp kapıdan geri dönüyorum. Onları o halde görmeyi yüreğim kaldırmıyor. Özetle hikâye bu… Onlar için bugün hâlâ bir şeyler yapılabilir mi, yoksa bu vapurlar uzun süre atıl kalmaktan, sulara gömülmekten artık gerçekten kullanılamaz haldeler mi bilmiyorum, ancak ben burada derin bir trajedi, büyük bir vefasızlık görüyorum.

BEN GERÇEKÇİ BİR HAYALPERESTLİKTEN YANAYIM

– Kitabınızda Defterdar ve kaptan arasındaki diyaloglar daima umut vericiydi. Hatta kaptan, umudu tanımlarken, ‘’Umut, ipini kopararak günbatımına doğru sakince süzülen beyaz bir uçurtmadır.’’ diyor Defterdar’a.  Özgürlük, hayal kurmak, umut sizin için yaşamın vazgeçilmezi mi?

Kıyamet tellallığını ne kadar tehlikeli buluyorsam, umut vaizliğine de o kadar sıcak bakmıyorum. Umut dediğimiz şey de en nihayetinde optimum şartları sağladığınız bir tohumun yeşermesini beklememizdir. Bu şartlar ortadan kalkmışsa, kupkuru, çorak bir çöle dönmüşse yeşertmeyi beklediğiniz topraklar umutlu olmak da safdillikten öteye gitmez. Bunu böyle kabul ettikten sonra istediğimiz kadar ütopik davranabiliriz! Ben gerçekçi bir hayalperestlikten yanayım. Burada, “haklılığın inadı” yardımımıza koşuyor. Evet, bir “kötülük toplumu”nda inandığımız şeyler başkalarına imkânsız hatta saçma gelebilir. Ama biz haklı olduğumuzu biliyorsak istediğimiz kadar akıl dışı davranmakta özgürüz. Bloch, Umut İlkesi kitabında “otomatik iyimserlik” yerine “militan iyimserlik”i öne sürüyor. Kaptan’la Defterdar’ın yaptığı tam olarak budur. Ortada hiçbir şey yokken, sonuna kadar yenikken Nemrut Dağı’nın zirvesine dikiyorlar gözlerini. İşte benim umuttan anladığım tam olarak bu.

– Kitabınızda “Sen, yaşayan bir şehir mirasısın. Haliç’in Van Gölü’ne emanet ettiği bir simgesin,” diyorsunuz. Kentlerin simgeleşmiş varlıkları, o kentte yaşayan insanlara ne katar, onlar için ne ifade eder?

Özellikle şehir merkezi girişlerinde o yörenin genel lezzetlerinin, heykellerinin kent simgesi diye karşımıza dikildiği bir ülke burası. Hemen her şehir bunlardan bir tanesine sahip olmaktan büyük bir kıvanç ve gurur biçer kendine. Ancak ironik biçimde yine her şehirde şaşmaz biçimde yer alan AVM’lere girdiğinizde, hele de uzun yoldan gelmişseniz ve üst üste birkaç şehir AVM’si görmüşseniz hangi şehirde olduğunuzu bir an şaşırırsınız. Bunu birkaç kez bizzat yaşadım. Yanımdakilere nerede olduğumuzu sormaya çekindim ve biyolojik haritamın ancak o şehre ait eski yerleşim yerlerinde, arka sokaklarda, köhne mekânlarda, esnaf lokantalarında tekrar kendine geldiğini fark ettim. AVM’ler, duble yollar, tuhaf parklar gibi aslında mekân olmayan bu “yok-yerler” insanlarımızı da “yok-insanlar”a çevirmeye başlayalı çok oluyor.

– Baş kahramanımız Defterdar ile yolcuları arasında duygusal bir bağ var. Defterdar her gün ağırladığı yolcuların hayatlarına şahit oluyor. Sizin de vapurlara özel bir ilginiz var mı? Bir vapura can vermek nereden aklınıza geldi?

Kitabı yazmaya karar verdiğimde oğlum 2,5 yaşındaydı ve en sevdiği oyuncaklar trenlerdi. 20. yy. sonu İngiltere’sinin endüstriyel-pastoral bir karışımın temsil edildiği Sodor Adası’nda çalışan Thomas ve arkadaşlarının maceralarının anlatıldığı Wilbert Awdry’nin Thomas The Tank Engine (1946) adlı çocuk kitabından esinlenen çizgi film, bugün Türkiye’de ve bütün dünyada fırtınalar esritiyor. Trenlere küçüklüğünden beri çok meraklı biri olan Anglikan rahibi Awdry’ye yazdığı bu kitap serisi nedeniyle “Reverend” unvanı layık görülmüş (Bizdeki gibi bir tür devlet nişanı olarak düşünülebilir, ancak dinî bir tarafı da var). Thomas oyuncakları, kıyafetleri, bilgisayar oyunları, uygulamaları… Bugün devasa bir kültür endüstrisi haline gelmiş. İlk tren hattının İngiltere’de işletildiği hesaba katılırsa hak edilmiş bir ayrıcalık tabii. Bu vapurları icat eden, yapan biz değiliz, kabul. Hatta çoğu büyük vapur İngiliz-İskoç yapımıdır. Ancak bu araçların yeryüzünde Boğaz’dan, İstanbul’dan daha çok yakıştığı bir yer daha gösterilebilir mi? Sanmıyorum. Niyetim, Thomas ve Arkadaşları gibi bir popüler kültür nesnesi yaratmak değildi, ancak bu vapurların da bizim ulusal simgelerimizden biri olduğunu tescil ettirmek hiç fena olmazdı bence. Boğaz’ın vapurları bu kitapta kendilerine verilen itibarın çok daha fazlasını hak ediyor.

– 1945’te Algon Ailesi, ilk modern tersaneyi ve iskeleyi inşa etmek için İstanbul’dan Tatvan’a gönderilmiş. Yaptıkları büyük reformlarla bölgeye büyük etkileri olmuş. Bize biraz Algon ailesinden bahseder misiniz?

Algon Ailesi’nin Tatvan’daki mirasını, Fethi Algon’un oğlu Atila Algon’un yazdığı Van Gölü’nün Gemileri (2011) adlı anı kitabından öğrendim. Haliç Tersanesi’nde atölye şefi olarak çalışan Fethi Algon, Tatvan’a liman ve tersane işletmeciliği yapmak üzere gönderiliyor. Tabii ortada bir liman veya tersane yok. Her şeye sıfırdan başlanacak. Tatvan bu yıllarda doğru düzgün yolu olmayan köyden hallice bir yer. Atila Algon’un anlatımına göre, baba Algon önce tersaneyi kuruyor. Van Gölü üzerinde yolcu taşımacılığı yapacak gemilerin, kosterlerin, römorkorların üretimine başlanıyor. Ahlat, Erciş, Van ve Gevaş’ta iskelelerin yapımları da tamamlanıyor. Kitapta anlatılanlar, daha az teknik detay içeren masalsı kısımlar. Orada anlattıklarımı burada tekrarlamak istemiyorum. Ancak özetle denebilir ki, “Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan” dizesindeki gibi, baba Algon da Van Gölü’nün her kıyısını, koyunu birbirine bağlayan ve daha da önemlisi bugün bile sürdürülemeyen bir taşımacılık ağı kuruyor. Yine kitapta anlatılanlara göre Tatvan’ın nüfusu beş yıl dolmadan 2,600’den 10 binlere yükseliyor. Bunun gibi çarpıcı bir örnek de liman işletmesine ait Liman Oteli’nde bütün yaz boyunca boş yer olmaması. Çevre illerdeki insanlar, tatil için aylar öncesinden yerlerini ayırtmış oluyorlar. Lafı fazla uzatmayayım diyorum uzatıyorum, çünkü anlatılacak çok şey var. Cumhuriyet’in yetiştirdiği idealist nesil, o çok anlatılan “kıvılcımken ateş olma” hikâyesini Tatvan’da kelimenin tam anlamıyla hayata geçiriyor. Algon’un buradaki faaliyetleri arasında halkın direnç gösterdiği işler de olmuş tabii. İnsanların resmi ideolojiyle her zaman uyum içinde beklenmez. Merak edenler sözünü ettiğim anılardan okuyabilirler. Ancak onun yöre insanıyla üretime, paylaşıma dayalı kurduğu ilişki, tersane çalışanlarının maaşlarını bir gece baskınında çalacak belalı biri olan Eşkıya Mecido’yu tersanede işe alması örneğiyle beraber bu kitaptan okunursa, onun Tatvan’a kattıkları daha iyi anlaşılır. Çok Uzak Bir Deniz’in “insansızlık ve iletişimsizlik” canavarlarıyla zamanında nasıl baş edilmiş, şimdi neler yapılıyor, takdir okurların.

ÇİZERLER, YAZARLARIN DA ELEŞTİRMENLERİN DE ÇOK İLERİSİNDELER

– Çocuk edebiyatı dinamiklerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce çocuk kitaplarının bir dönüşüme ihtiyacı var mı ya da kalıcı olan hangi noktalarını verimli buluyorsunuz?

Bununla ilgili pek çok şey söylenebilir. En uzaktan başlayalım ve ilkin eleştiri yönüne bakalım. Türkiye’de çocuk edebiyatının modern dünya edebiyatlarının epey gerisinden gelmesinde akademisyenlerin ve eleştirmenlerin olumsuz rolü vardır. Akademisyenlerin çocuk edebiyatını edebiyattan saymadıklarını söylesem tepki toplayacağımı biliyorum. Ancak eğri oturup doğru konuşalım, bir akademisyen olarak diyorum ki: Türk akademisinin çocuk edebiyatına yaklaşımı budur. Tanzimat, Servet-i Fünun’dan başlattığı araştırma konularına çeşitlilik veya renk versin diye “Çocuk Edebiyatı Bağlamında Falancanın Şu Kitabı”, “Değerler Eğitimi Bakımından Filancanın Bu Kitabı” başlıklı bir makale yazar; çoğu onu da yapmaz. En kolayı, “Değerler Eğitimi” açısından bakmaktır; bu tarz yüzlerce makale var zaten. Ama nedir bu “Çocuk Edebiyatı Bağlamında” ifadesinin içeriği? Ben bilmiyorum, yapanlara sormak lazım. Herhalde çocuk edebiyatı deyince bunun bir şekli, kalıbı var; ona göre değerlendiriliyor. Bir türe yapılacak en büyük hakaret, en büyük kötülük bu olsa gerek. Çocuk edebiyatı konusunda eleştirmenlerimiz de akademiklerden farklı değildir. Onlar da lütfedip başlarını çevirip bakmazlar. Ben önemli eleştirmenlerimizin kaleminden çıkmış bir çocuk kitabı eleştirisi okumak onuruna nail olmadım henüz! Varsa lütfen bilgisizliğimi affetsinler. Bunun bir de yazar ayağı var…

– Oldukça derin bir yanıt oldu, yazarlar açısından da değerlendirelim lütfen…

 Türkiye’de çocuk edebiyatının 2000’li yıllardan bu yana büyük bir değişim içinde olduğunu kaydetmek gerekir. Ancak yazarların kendisi de bu işi yeterince ciddiye almıyorlar bence. Çocuk edebiyatını memleket meselesi olarak gören birkaç idealist isim dışında, bu türün yazarlar tarafından da edebiyatın rahat alanı olarak görülmesi gerçekten üzücü. Ancak istisnalar da var. Hele Yusuf Atılgan gibi kalemi kara yazarlardan kim çocuk kitabı beklerdi ki? Onların yaptığı diğerlerine de örnek olmalı. Yazılan kitapların edebi/estetik yönüne de değinmek gerek. Zaman ve bütçe kısıtları nedeniyle 2000’lerden bu yana gelen verimi tümüyle takip etmek imkânsız tabii. Ancak görebildiğim kadarıyla, kendimi bundan muaf tutmadan söylüyorum, gerçeklikle kurduğumuz ilişki bakımından ciddi eksikliklerimiz var. Genelde, duyularımızla algılayabildiğimiz gerçeklik sınırları içinde ders verici, öğretici, varsa istisnalar, eğlendirici hikâyeler anlatabiliyoruz. Türkiye’de yazarların fantastik ve bilimkurguya çok sıcak bakmadığı malum. Çocuk edebiyatı da bu zaaftan nasibini alıyor. Hayal gücünün ve yaratıcılığın kendilerine sınırsız hareket alanı bulması gereken bir türde yazılanlara baktığınızda gerçek hayatın eğretilemeleriyle karşılaşıyorsunuz çoğunlukla. Çevre sevgisi, arkadaşlığın önemi, farklılıkların güzelliği gibi temaların etrafında dönen, didaktizmin kıyılarında gezen işler. Gerçeküstü konular, fantastik yaratımlar şimdilik Türkiye’deki çocuk edebiyatının menzilinin epey dışında görünüyor. Bütün bunlar bir özeleştiri olarak da okunabilir; belki kendi penceremden, edebiyat anlayışımdan baktığımda gördüğüm budur, ancak bu konuların tartışılması gerekir. Lafı fazla uzatmadan, son olarak, çizerlerle ilgili bir şey söylemek istiyorum: Onlar, yazarların da eleştirmenlerin de çok ilerisindeler! İyi ki de öyleler!

– Pandemi süreci size nasıl yansıdı? Bu süreci nasıl geçiriyorsunuz? 

İlk dalga oldukça verimli geçti; ilk aylarda bilimsel, yazınsal farklı farklı işler yaptım. Çok Uzak Bir Deniz’in yayımlanması ikinci dalgaya denk geldi. Her kitaptan sonra gelen boşluk hissinden mi, uzayan pandemi şartlarından mı, yoksa ikisi birden mi bilmem, Kasım’dan beri boş bir word sayfasına bakarak oturuyorum!  

Değerli sorularınız için teşekkür ederim.

Damla Karakuş: Ben teşekkür ederim Şener Bey.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir