İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Çocuk Edebiyatının Maraton Koşucusu: Sevim Ak

Merhaba, biz Damla ve Özgür, kafa kafaya verip kendi içimizde ve yan yana bir yolculuğa çıktık. Bu yolculuk çocuk edebiyatına emek vermiş özel yazarların kitaplarından ve elbette yaşamlarından geçiyor. Bir kahve sohbetinde Özgür’ün aklına gelen bu fikir, bugün ilk içeriğini sunuyor. Bu bir “Çocuk edebiyatına gönül vermiş yazarlar dosyası” olabilirve ilk özel konuğu da Sevim Ak. Damla da Özgür de çocukluğundan ve çocuk yanından taşıdığı parçalarla hayat veriyor bu yazıya, tüm kalbî duygularla. İkisi de kendi hikâyesini anlatıyor aslında sırayla. Merkezinde Sevim Ak, onun kahramanlarımıza hissettirdikleri ve elbette çocukluğun ta kendisi var. 

Karşınızda iki çocuk ruhun kaleminden Sevim Ak!

Sevim Ak

Özgür’ün kaleminden:


Yanılmıyorsam 2000’li yılların başıydı, ne güzel bir tesadüftü benim için. Kendisiyle beraber Can Yayınları’nın organizasyonunda Güneydoğu Anadolu bölgesine gitmiştik ve orada okumaya muhtaç genç dostlarımızı ziyaret etmiştik. Uzun zamandır çocuklar için büyük bir keyifle yazan ve yaptığı işi çok seven bir yazarla işte orada tanışmıştım. Yol boyunca çocuklar ve yazdıkları üstüne epeyce söyleştik. Kendisini yazdıklarından dolayı tanısam da birebir tanımak beni epeyce heyecanlandırmıştı. İlk bakışta gülen yüzü, kendi halinde tavırları ve davranışları, hayata güzellikler katan biri olarak, onu zaten ele veriyordu. Ortak bir projenin içinde olmak benim için büyük bir gururdu. 

Bugün, araya zaman girmiş olsa da onun hakkında yazı yazmak pek kıymetli. Bir tiyatro sanatçısı olarak şunun farkındayım ki edebiyat, görsel sanatların temellerinden birini oluşturuyor. Bunun farkında olmak bir yana, Sevim Hanım’ın çocuk edebiyatının değerli kalemlerinden biri olduğunu biliyordum. Ancak bu gezi sayesinde onu yakından tanımak, yazacaklarına tanık olmak ayrı bir değerlendirme olacaktı benim için…

Uzaktan gözlemlediğim kadarıyla yazdıklarını okuruyla paylaşan, daha iyisi için çırpınan bir yazar o. Usta hikayeci Sait Faik gibi onun için de “Bir insanı sevmekle başlar…” bütün hikâyeler. O, benim gibi memur bir ailenin bireyi; bunu her halinden ve yaklaşımlarından anlamıştım. Çocukluğu Samsun’da bir çıkmaz sokakta geçmiş. Ara ara hikâyelerine de konu oluyor ya hani çocukluğundaki çıkmaz sokak motifi. Ne güzel işliyor yaşamın küçük ayrıntılarını. Hemen fark ediliyor yüreğindeki edebiyat sevgisi.

Ne güzel!

Ben tanışınca daha çok sevdim hikâyelerini, sizlerle tanıştırmak için de yakışıklı bir giriş hazırladım onun için; bakalım beğenecek misiniz?

Onu okudukça iyi kahramanları hep sizi buluyor. Kendi okuyucusunu kendi bulan hikâyelerin yazarı demek daha doğru sanırım. Yarının belirsizliğine karşın hiç bitmeyen bir umutla yaşama sıkı sıkı tutunan “Güneşin Çocukları’nı” hiç unutmuyor. Bir gün köy çocuklarının neşeli öykülerinin de yazılacağı umudunu da yitirmiyor. Düşlerinde alfabenin harfleriyle dans eden çocukları yazıyor. Ülkesinin güneydoğusunda, yoksul, okulu olmayan çocukların imece usulü inşa ettikleri okullarına gidiyor, hayallerine ortak oluyor. Anadili Türkçe olmayan çocuklara hikâyelerini okuyor, karşısında eksik hisseden, utanan çocuklara hikâyeler okurken kendisi utanıyor, ama asla umudunu yitirmiyor. Evlerinde bebek kardeşlerine bakan kız çocuklarını düşünüyor. Okulu uzaktan seyreden ve babaları tarafından okula gönderilmeyen kız çocuklarına dertleniyor. “Bunun bir çözümü olmalı!” diye hayıflanıyor. Eline kalemi, kağıdı alıp satırlara döküyor, döküyor ki büyük kentlerdeki çocuklar da okusun.

Eskiler alıyor kimi resimli öykülerinde. Öyküler alırken kimseyi üzmüyor, çözümler buluyor, kırmıyor kahramanlarını. Hikâyelerini yazarken her karakterine farklı yaklaşıyor, hepsini bir kurgunun içinde ne güzel harmanlıyor. Genç okuyucular ise, onu ve eserlerini okurken kimi zaman hüzünleniyor kimi zaman kederleniyor, ama çoğu zaman seviniyorlar. Gökkuşağı gibi oluyorlar. Uçurtmaları bulut oluyor.
Doğayla dost hikâyeler yazıyor. Güneş batarken ardından üzülen ve “Geri dön lütfen!” diyen kahramanları var onun. Sözcüklerinin arasında gündelik hayatın sırları ve şifreleri var. Küçük Sırlar gibi. Gözleri ıpıslak kahramanları var; tabii ki soğan kokladıkları için değil, bazen sevindikleri bazen de hüzünlendikleri için. Sırlarını sımsıkı saklayan kahramanlarının sırdaşıdır o. 

Şimdi diyeceksiniz ki nereden biliyorsun bu yazdıklarını? Okuyorum ben onun hikâyelerini ve okurken kendi yazdırıyor zaten.

İyi ki Sevim Ak ve onun anlatacak öyküleri var…

Damla’nın kaleminden:

Ben Özgür kadar şanslı değilim, kendisiyle bir yolculukta tanışmadım. İnsan birini en iyi yolculukta tanırmış, Özgür ne güzel anlattı onun sevilesi pek çok yanını. Üzerine çokça düşündükten sonra benim de söyleyeceklerim var. Sevim Ak’ı derli toplu bir şekilde ilk kez okuduğumu itiraf ederek başlamalıyım. Hemen yanına sözcükleriyle bu kez büsbütün büyülendiğimi eklemeliyim. Evet, gerçekten de çocuk kitaplarını anlamaya bir yetişkin olduğunda  başlıyorsun. Bu sıralar bu konu üzerine de çok düşünüyorum. İnsan yaş aldıkça içindeki çocuğu sımsıcak saklarsa işler yoluna giriyormuş, bazı bazı görüyorum. Sevim Ak, yetişkin kalbimi, edebiyat yolculuğunu başlattığı Uçurtmam Bulut Şimdi ile fethediyor. Sevim Hanım, bu kitapta yer alan öyküleri 1985-86 yılları arasında Heybeliada’da yaşarken yazmış. Ben o zaman portakalda vitamin ya da belki Sevim Hanım’ın uçurtmalarının uzandığı o bulutlardan biriydim. Oysa bu öykülerin şimdi benim çocukluğumdan bir farkı yok. Kitaplar nasıl da zamanın her bir parçasına öylece sızıyor. 

Artık biliyorum, bulutlar uçurtmalardan oluşuyor. Tıpkı bazen uçan balonlardan da oluştuğu gibi… Bu hikayelerde bir şey var, bir parçam orada. İpin ucundaki uçurtmadan da yeryüzünde elleri boş kalmış o çocuktan da farkım yok. Eğer istersem aynı anda ikisi de olabiliyorum. Çocuk kitapları işte bana bunu yapıyor. Sevim Hanım ise çocukluk arkadaşım olmanın bir yolunu illa buluyor. Sahi ne çok arkadaşı var. Günde en az bir kez yalan olduğunun dile getirildiği şu dünyanın belki de en şanslı üyelerinden biri o. Bu cümlem, ona şansını hatırlatmak için olsun. 

Geçen yaz mahallenin çocukları toplaşıp yine kitaplarını satmak için ara sokakta tezgah açmıştı. Bir önceki yaz da yapmışlardı bunu. Onlar benim çocuk yüzümdü. Kitaplarıma kıyamazdım, ama boncuk bileklikler, eskimolar yapıp satardım. Eskimoları bilir misiniz? Hani şu buz olmuş meyve suları… Çocuk kalbim bir süre onlarla öylece o tezgahın başında bekledi. Sonra bir kitap alıp çocukken her şeyin daha kolay olacağını düşlediğim o hayata karıştım. 

Halam düştü aklıma, komşularla kapı önünde, bir yanda ellerinde oya işleri, tüm doğallıklarıyla bir sohbetin ucundan tutarlardı; ipin ucundan tutar gibi. Onların da oyunları buymuş meğer. Sevim Ak’ın çocuk yanı bu anıyla hafızamda can buldu. Oturduk yanlarına, bir ipin ucundan tutup sohbeti yakaladık düşümde. Sevim Ak, işte böyle düşlerin karşılığı öyküler yazıyordu; tam olarak böyle hissediyor olmalıydı. Hikâyelerinde kadınların kapı önü sohbetlerine örgüler eşlik ediyordu. Birlikte gezindiği çocuklar, sokakta bir tezgah açmanın tadına varıyordu. Çünkü hepimiz o tezgahların başında durmuş çocuklardık. Vanilya Kokulu Mektuplar’ın sırrını çözmek için kolları sıvadık. Güneşin Çocukları’nı kalbimize bastık. Domates Saçlı Kız’ın öyküsüyle renklendik. Hepimizin bulutu gökyüzündeydi. Kaçan uçurtmaların ardından oluşan bulutlara inandık. Sahi sen de bulutlara inanıyor musun? Artık başını göğe kaldırmanın, bulutları keşfederken Sıcak Çikolatalı Yolculuklar’ı düşlemenin ve Çilekli Dondurma’nın damağımızda bıraktığı lezzeti hissetmenin vakti belki. Sevim Ak işte kalbimde tüm bunların karşılığı oldu, ben de kitap isimleriyle yoluma parlak taşlar döşesin istedim. 

İyi ki Sevim Ak öykülerine bulandım, iyi ki yoluma eşlik ettiler…

Dünyadasın, bunun tedavisi yok. (Samuel Beckett)

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir